9. Sınıf Kimya Ders Kitabı Cevapları Evrensel İletişim Yayınları

Dostlarım, internetteki tüm yanıtlar bize aittir. 9. Sınıf Kimya Ders Kitabı Cevapları Evrensel İletişim Yayınları cevap anahtarı çözümleriyle birlikte 2019 2020 eğitim öğretim yılında yine burada.

Uyarı: Son sayfalar aşağıdadır. 

ŞU ANDA SAYFA 184'E KADAR CEVAPLAR MEVCUTTUR.



SAYFA 64 Soru 5


SAYFA 65 Soru 6


 SAYFA 65 Soru 10
Bir sıvının sıcaklığı arttıkça moleküllerinin ortalama kinetik enerjisi ve buharlaşma hızı artar.


SAYFA 82 Soru 5


SAYFA 83 Soru 6



 SAYFA 83 Soru 10


SAYFA 84 Soru A
Sıvıların akışkanlığa karşı gösterdikleri dirence viskozite denir.


SAYFA 86 D BÖLÜMÜ Soru 2



SAYFA 86 D BÖLÜMÜ Soru 4


SAYFA 86 D BÖLÜMÜ Soru 6




SAYFA 86 D BÖLÜMÜ Soru 8



Moleküler katılarda atomlar veya moleküller arasında hidrojen bağları veya van der Waals etkileşimleri bulunur.

SAYFA 86 D BÖLÜMÜ Soru 10





SAYFA 95 Soru 5
Kovalent katılar içinde en çok bilineni karbonun bir allotropu olan elmastır.
SAYFA 96 Soru 6


SAYFA 96 Soru 8 






SAYFA 99 Soru 5


SAYFA 100 Soru 6


SAYFA 100 Soru 8 






SAYFA 113 Soru 5


SAYFA 114 Soru 6


SAYFA 114 Soru 8 





SAYFA 126 Soru 5


SAYFA 126 Soru 6


SAYFA 126 Soru 8 



SAYFA 130 Soru 5


SAYFA 130 Soru 6


SAYFA 130 Soru 8 


SAYFA 130 Soru 10

SAYFA 131 CEVABI

SAYFA 132 CEVABI 




SAYFA 134 Soru 5


SAYFA 134 Soru 6


SAYFA 134 Soru 8 


SAYFA 134 Soru 10

SAYFA 135, 136, 137,138




SAYFA 140 Soru 5

SAYFA 140 Soru 6

SAYFA 140 Soru 7

SAYFA 140 Soru 8



SAYFA 145-146 Soru 5


SAYFA 145-146 Soru 6


SAYFA 152




DİĞER SAYFALAR YÜKLENECEKTİR. TAKİPTE KALINIZ.

12. Lewis Sembolleri 9. Sınıf Kimya Ders Kitabı Cevapları Evrensel İletişim Yayınları Cevap ANAHTARI

Periyodik sistemin oluşturulmasında, Kimya profesörü Moseley’in son şeklini vermesi ile artan atom numaraları ve benzer özellikteki elementlerin alt alta gelmesi mantığı vardır. 9. sınıf derslerinde birer arttığını biliyoruz.

9. sınıf kimya kitabınızı kaybettiyseniz EBA'ya giriş yaparak kitabınızı indirebilirsiniz.

Bu durumu geçen sene 9. sınıfların kimya ders kitabında da öğrenmiştik. Biz bunlardan sadece bu özelliklerin periyodik değişimlerini öğreneceğiz. Bu kitabın yani evrensel iletişim yayınlarına ait kitabın içeriğinde de aynı bilgiler bulunur. Kimya derslerinde ders kitapları ve cevapları ile ilgili olarak bu bilgileri görüyoruz. 9. sınıf kimya ders kitabı içeriğinde de bu tür bilgiler mevcut. Ancak evrensel iletişim yayınları kitabında bu tür bilgiler hakkında detaylı testler bulunmuyor.

Ağır metallerde en büyük tehlike gözle görülür bir kirlilik oluşturmamasına rağmen ciddi hastalıklara sebep olabilmesidir. Ağır metaller kurşun (Pb), kadmiyum (Cd), krom (Cr), demir (Fe), kobalt (Co), bakır (Cu), nikel (Ni), cıva (Hg), çinko (Zn) gibi çok sayıda metal içeren bir gruptur.

Ağır metaller, su ortamlarında veya suda yaşayan canlılarda birikmektedir. Bu metal katyonları, özkütleleri büyük olduğu için akarsular ve yer altı suları ile denizlerin ve göllerin diplerine taşınmaktadır. Bu şekilde sularda özellikle suların dip bölgelerinde ağır metal derişimi sürekli artmaktadır. Ülkemizde de Tuz Gölü dahil olmak üzere bütün göllerimizde ağır metal derişimleri sürekli artmaktadır. Ağır metallerin çevreye salınımında etken olan en önemli endüstriyel faaliyet kuruluşları çimento üretimi yapan fabrikalar, demir- çelik ürünlerini hazırlayan sanayi tesisleri, elektrik üreten termik santraller, cam üretimi yapan tesisler, çöp ve atık çamur yakma tesisleridir. İnsan vücuduna içme suları veya deniz ürünleri ile girebilen ağır metaller, kanserojen etkiden sinir sistemine kadar geniş bir yelpazede birçok hastalığa sebep olmaktadır. Suların kirlenmesine sebep olan endüstriyel atıklar çok farklı bileşimlerde olabilir.

Oluşan endüstriyel atık, sıvı bileşen durumunda ise bir akarsuya veya göle verilebilir. Yıllarca kontrolsüz bir şekilde akarsulara verilen sıvı atıklar birçok akarsuda canlı yaşamını sona erdirmiştir. Ancak günümüzde yapılan kontroller ve planlı çevre çalışmaları bu sorunu kısmen çözmektedir. Bir sanayi kuruluşunun atık su arıtma tesisinin olmaması ve çevreye atık sıvıları vermesi çok büyük cezaları beraberinde getirmektedir. Bu yüzden sanayi kuruluşları atık arıtım tesisleri ile birlikte kurulmaktadır. Sıvı endüstriyel atıklar gıda, boya, asit, un, süt ürünleri, yağ, entegre et tesisleri, şeker, metal, tekstil, cam, petrol, deri, kâğıt vb. sanayi tesislerinden oluşabilir.

Ayrıca yoğun nüfuslu yerlerdeki evsel kanalizasyon atıklarının, deterjanların su kirliliği üzerindeki etkisi de oldukça önemlidir. Aşırı deterjan kullanımı su kaynaklarını kirletmekte ve geri dönülmesi çok zor sonuçlara sebep olmaktadır. Kirlenen su kaynaklarının temizlenmesi için ülkemizde birçok küçük yerleşim biriminde bile su arıtma tesisleri kurulmuştur.

Yeryüzündeki toplam su miktarını sabit olarak kabul ediyoruz. Ancak bu suların yeryüzüne dağılımı eşit olmadığı gibi her bölgedeki kullanılabilirlik oranı da aynı değildir. Su, insanlar tarafından içme suyu olarak, sulamada ve çeşitli sanayi dallarında kullanılmaktadır. Bu kullanım şekillerine uygun olan ve doğada belirli bir miktarda bulunan tatlı su kaynakları vardır. Ancak dünya nüfusunun artması, kentleşme, sanayileşme gibi faktörler kullanılan su miktarını artırmaktadır. Aynı zamanda atık suların su kaynaklarına karışması, altyapı yetersizliği ve yanlış tarımsal sulamalar nedeniyle kullanılabili su kaynaklarının oranı azalmaktadır. Ayrıca küresel ısınma sonucunda su kaynaklarının oranında ve dağılımındaki dengesizlik de bu sorunu artırmaktadır.

Yüzeyinin yaklaşık 3/4’ünün sularla kaplı olduğu bir su gezegenindeki suların kullanılabilirlik oranı şaşırtıcıdır. Dünya’daki toplam su miktarının %2,5’i tatlı su kaynağıdır. Tatlı suların yaklaşık %70’i buzullarda katı hâldedir. Oran olarak çok düşük olan tatlı su kaynaklarının da Dünya yüzeyinde kıtalara göre dağılımı; Amerika’da %45, Asya’da %28, Avrupa’da %15,5, Afrika’da %9 şeklindedir. Kullanılabilir su kaynaklarının oldukça az olduğu Dünya’da su döngüsü yardımı ile bu kaynaklar sürekli yenilenmektedir. Su döngüsü doğadaki su kaynaklarının değişmezliğini ifade eden bir kavramdır. Yeryüzündeki su kaynaklarını okyanuslar, denizler, göller, ırmaklar ve yer altı suları oluşturur. Dünyada bulunan bu su kütleleri döngünün her aşamasında kullanılabilir değildir. Okyanusun tuzlu suyunu içme suyu olarak kullanamadığımız hâlde bir kaynak suyunu rahatlıkla içme suyu olarak kullanabiliriz. Okyanuslardan, denizlerden, terleme yolu ile bitkilerden, solunum yolu ile insan ve hayvanlardan atmosfere gaz hâlinde ulaşan su, atmosferde doygunluğa ulaştığında yeryüzüne yağış olarak düşer. Okyanuslardan veya diğer kaynaklardan buharlaşan suyun yapısında, sanki doğal bir damıtma işlemi gibi sadece H2O molekülleri vardır. Okyanuslardaki tuz, kaynama noktası yüksek olduğu için su ile birlikte buharlaşmaz. Yağış olarak düşen su, yer altı sularını ve yüzeysel suları oluşturur. Bu su kütlesi, artık tuzundan arındırılmış ve çoğunlukla temizlenmiş tatlı su kütlesidir ve bütün canlılar tarafından kullanılabilir durumdadır.

Canlıların kullandığı su da tekrar bu hidrolojik döngüye katılır.

Sorun, insanların bu hidrolojik döngünün bazı basamaklarında kullanılabilir olan tatlı su kaynaklarını kirleterek kullanılabilir tatlı su oranını azaltmasındadır. Bir bölgedeki yağışları toplayan akarsular içme ve sulama suyu olarak kullanılabilir. Ancak bu akarsulara sanayi atıklarının karışması durumunda bu sular kullanılabilirliğini kaybeder. Ayrıca bu atıklar yer altı sularına, okyanuslara, denizlere, göllere karışarak etki alanını çok genişletebilir. O bölgede yaşayıp akarsuyu kullanan canlılar da direkt olarak bu kirlilikten etkilenecektir. Dünya’daki dağılımının dengesizliği bunun çok önemli hâle gelmesine neden olur. 1 saniyede 1 damla su damlatan bir musluğu değiştirmediğimizi düşünelim. 20 damla suyun 1 mL olduğunu bilirsek basit bir hesaplama ile bu musluğun bir yılda yaklaşık 1 ton kullanılabilir suyu boşa akıttığını hesaplayabiliriz. Dünyadaki çok sayıda arızalı musluk bu şekilde su damlatırsa su kaybımız çok büyük miktarlara ulaşır. Evren evrensel bir simülatör mü? Bir iletişim yolu mu?

Görüldüğü gibi bir tek musluktan boşa akan su, büyük miktarlarda kullanılabilir su kaybına sebep olmaktadır. Bunun için suyu tasarruflu kullanmalıyız. Suyu tasarruflu kullanmak her vatandaşın hem kendi ülkesine hem de Dünya’ya karşı sorumluluğu ve görevidir. Hiç kimsenin bu sorumluluğu üzerinden atmaya hakkı yoktur. Çünkü bu Dünya üzerinde bütün insanlar ve diğer canlılarla birlikte yaşıyoruz. Suyu tasarruflu kullanmak için kendimiz bazı tedbirler alabiliriz.

Bunlar:
• Su kaçıran muslukların tamir edilmesi
• Banyo, mutfak ve evin diğer bölümlerinde suyu tasarruflu kullanmak
• Diş fırçalarken, elimizi sabunlarken suyu gereksiz yere harcamamak
• Aşırı bulaşık ve çamaşır deterjanı kullanmamak
• Mutfakta sürekli akan suyun altında bulaşık yıkamamak, bulaşık makinesi kullanmak
• Bulaşık ve çamaşır makinelerini boş kullanmamak, tam kapasite ile çalıştırmak
• Balkon gibi yıkanabilir alanların silinerek temizlenmesini sağlamak Yaklaşık 100 yıl öncesine kadar Dünya yüzeyinde hava kirliliği sorun değildi. Oluşan düşük seviyedeki kirlilik de doğa tarafından temizlenebiliyordu. Doğada volkanlar veya orman yangınları sonucu oluşan kirlilik her zaman vardı. Ancak bu kirlilik hiçbir zaman bir sorun oluşturmamıştır. Bütün sorun teknolojinin çok gelişmesi sonucu kontrol edilemeyen veya doğa tarafından temizlenemeyen kirliliktir. Günümüzde hava kirliliği Dünya’yı ciddi bir şekilde tehdit etmekte ve çeşitli ekolojik sorunlar oluşturmaktadır. En temel çevre sorunu hâline gelen hava kirliliğinin olumsuz etkileri sürekli artış göstermektedir. Hava kirliliği, canlıların sağlığını olumsuz etkileyen yabancı maddelerin (gaz veya katı partiküller) hava içinde normalden daha çok bir yoğunluğa ulaşmasıdır.

İnsanların yaptıkları çeşitli üretim ve tüketim çalışmaları sonucunda oluşan çeşitli gazlar veya toz atıklar atmosfer tabakasındaki maddelerin oranlarını değiştirerek yeryüzündeki bütün canlı hayatını olumsuz bir şekilde tehdit etmektedir. Atmosfer tabakasındaki gazların oranları bulunduğu bölgeye ve yüksekliğine göre değişiklik gösterir. Ancak genel olarak havada hacimce yaklaşık %21 oksijen (O2), %78 azot (N2) gazı bulunur. Havada bulunan argon, karbon dioksit, su buharı, helyum, metan, kripton, hidrojen, azot monoksit, karbon monoksit, ksenon, ozon, amonyak ve azot dioksit gazlarının toplam oranı ise yaklaşık %1’dir. Havadaki CO2 gazı insan ve hayvanların solunumu ve bitkilerin fotosentezi ile sabit bir oranda tutulur. Aynı şekilde N2 ve O2 gazları oranları da kirletici faktörleri olmadığı sürece sabittir. Ancak atık gazlar atmosfere salındıkça diğer gazların oranı değişmektedir. Bu gazlar da insan sağlığı ve ekosistem üzerinde yıkıcı tahribatlar oluşturmaktadır.

Hava kirliliğini, oluştuğu kaynaklarına göre aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:

• Isınma kaynaklı: Kalorisi düşük ve kükürt oranı yüksek kömürlerin yaygın olarak kullanılması ve tam yakılmadan, yanlış yakma teknikleri ile enerjiye dönüştürülmeleri hava kirliliği oluşturmaktadır. Son yıllarda doğal gaz kullanımının artması, ülkemizde ve dünyada ısınma kaynaklı bu kirliliği bir ölçüde azaltmıştır. Ulaşım kaynaklı: Teknolojinin gelişmesi şehir nüfuslarının artması ve insanların gelir düzeyinin iyileşmesi dünyadaki motorlu taşıtların sayısını sürekli arttırmaktadır. Motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları sürekli bir hava kirliliği oluşturmaktadır.

• Endüstriyel üretim kaynaklı: Sanayi tesislerinde direkt olarak katı ve sıvı fosil yakıtların yakılması ile oluşabileceği gibi herhangi bir üretim sırasında da çeşitli gaz atıklar oluşabilir. Örneğin bir suni gübre fabrikasındaki üretim sırasında çok farklı çeşitte atık gaz sürekli olarak atmosfere salınır. Bu sanayi tesislerinde baca filtreleri ve arıtma tesisi gibi tedbirlerin olmaması, uygun teknolojilerin kullanılmaması, tesisin yeri ve kullanılan fosil yakıtların kalitesi atık salınımında önemli kriterlerdir (Görsel 5.4). Hava kirliliğini oluşturan gazlar, doğrudan atmosfere karışan birincil kirleticiler ile atmosferdeki bazı mekanizmalar sonucu oluşan ikincil kirleticiler olarak iki grupta incelenir. Birincil kirleticiler azot monoksit (NO), kükürt dioksit (SO2), azot dioksit (NO2), hidrojen sülfür (H2S), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), hidrokarbonlar ve çeşitli partikül maddelerdir. İkincil kirleticiler ise kükürt trioksit (SO3), sülfürik asit (H2SO4), nitrik asit (HNO3) vb. maddelerdir. Hava kirliliğini oluşturan en önemli atık gazların başında kükürt oksitleri gelir. Kükürt oksitleri farklı molekül yapısında olabildiklerinden SOx genel yapısında gösterilir. Bunlar SO2 ve SO3 gazlarıdır. Oluşan SO2 gazı renksiz, ekşi kokulu, boğucu, patlama ile yanmayan bir gazdır. Özellikle astım hastalarında belirtilerin ortaya çıkmasında çok etkilidir. Bu gaz, volkan gazlarında da bulunur. Şehirlerde özellikle kükürt içeren fosil yakıtların yakılması ile oluşur. Sudaki çözünürlüğü çok yüksek olan bir gazdır. SO3 gazı suda çözünebilen bir gazdır. Atmosferdeki SO2 gazı SO3 gazına dönüştüğünde havadaki H2O buharı ile H2SO4 oluşturmaktadır. Bu madde de asit yağmurları oluşturduğundan SO3 önemli bir kirleticidir.

Kükürt oksitlerinden sonra gaz hâldeki en önemli atık maddeler azot oksitleridir. Bunlar özellikle araçlarda ve uçaklarda yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yakılması ile oluşur. Azot oksitleri taşıtların veya jet uçaklarının egzozlarından, enerji santrallerinin bacalarından ve endüstrideki buhar kazanlarının yakma sistemlerinden havaya salınır. Bu kirleticiler, havada bulunan N2 gazının yüksek sıcaklıkta motorda oksitlerine dönüşmesi ile oluşur. Azot oksitleri genel olarak NO, NO2 ve N2O gazlarıdır. NO gazı sinir sistemine etki eden bir gazdır. NO2 gazı kırmızı – kahverengi renk görünümlü bir gazdır ve asit oksittir. İnsan sağlığına en çok zarar veren gaz NO2 maddesidir. Bu gaz asit yağmurlarına sebep olur. NO2 gazı su buharı ile HNO3 asidini oluşturur ve bitkilere de çok zarar verir. Atmosferde sera etkisini oluşturan gazlar karbon dioksit (CO2), metan (CH4), azot oksitleri, kloroflorokarbon gazları ve ozon (O3) gazıdır.

Sera gazlarından olan CO2 çoğunlukla fosil yakıtların yakılmasından oluşmakta ve atmosfere salınmaktadır. Atmosferdeki CO2’in %80-85’i fosil yakıtlardan, %15-20’si solunum olayından ve mikroskobik canlıların organik maddeleri ayrıştırmasından kaynaklanır. Sanayileşmeden önce atmosferdeki CO2 miktarının 600 milyar ton, günümüzde ise 750 milyar ton olduğu tahmin edilmektedir. Küresel ısınmada CO2 gazının etkisi %56 oranındadır. Bu nedenle küresel ısınmadaki artış için alınacak önlemler içinde en önemlisi CO2 salınımının azaltılmasıdır. Kloroflorokarbon (CFC) gazları da sera etkisinde önemli rol oynamaktadır. Bu gazların küresel ısınmadaki etkileri %13 oranındadır. Bu gazların atmosfere doğal salınımı yoktur. Spreylerde, klima ve buzdolapları gibi soğutucularda, bilgisayar temizleyicilerinde bu gazlar bulunmaktadır. Ayrıca metan (CH4), azot oksitleri, ozon(O3) ve su buharının da sera etkisi vardır. Sorun, atmosferin doğal dengesinde bulunan sera gazları değil, atmosfere salınımı sonucu sera etkisini artıran gazlardır. Bunların en önemlisi de CO2 gazıdır. Atmosferdeki sera gazlarının oranının artması ile Güneş’ten gelen ışımanın tutulan miktarı artar. Bu durum da Dünya sıcaklığında artışa sebep olur. Küresel ısınmadan önceki sıcaklığa göre artışın 0,5 °C olduğu tahmin edilmektedir. Sadece 0,5 °C’luk artışın ne kadar büyük iklim değişikliklerine ve buzulların erimesine sebep olduğu düşünülürse birkaç °C’lukartışların büyük felaketler oluşturacağı kaçınılmazdır.

Sera etkisi ve küresel ısınmaya bir çözüm getirilemezse 50-100 yıl içerisinde canlı türlerinin %10-50’sinin yok olacağı hesaplanmaktadır (Görsel 5.6). Ozon gazının (O3) varlığı 1839 yılında anlaşılmıştır. Atmosferdeki ozonun gözlenmesine ise 1920 yıllarında başlanmıştır. Atmosferde bulunan O3 gazının %90’ına yakını yeryüzünden itibaren yaklaşık 10-50 km seviyeleri arasında bulunan stratosfer tabakası içinde yer alır. Geri kalan %10’luk kısmı ise yerden yaklaşık 10-15 km’ye kadar uzanan troposfer tabakası içinde bulunur.

Ozon, sürekli olarak Ekvator kuşağı üzerinde bulunan stratosfer tabakasında Güneş ışınları yardımı ile oksijen gazından (O2) oluşmaktadır. Ekvatorda oluşan bu O3 gazı hava hareketleri yardımı ile kutuplara taşınmaktadır. Yerden 10-50 km yükseklik aralığındaki O3 gazı miktarından ozon tabakası olarak bahsedilmektedir. Ozonun stratosfer içinde yoğun olarak bulunduğu 15-25 km aralığından ozonosfer olarak bahsedilir. Bu tabakada yoğun bulunan O3 gazının Güneş’ten gelen yüksek enerjili ışınları tutma özelliği vardır. O3 gazı yüksek enerjili ışınları tutarak bir filtre gibi davranır. Yaygın olarak kullanılan “ozon tabakasının delinmesi” ifadesi sadece bu tabakadaki O3 gazı derişiminin azalmasını ifade eder. Ozon azalımına sebep olan kimyasallar günlük yaşamda kullandığımız bazı cihazlardan ve maddelerden kaynaklanmaktadır. Bunlar klimalar, buzdolapları, deodorantlar ve yangın söndürme tüpleridir.

Ozon azalımının sonuçları oldukça korkutucudur.

O3 gazı belirli bir derişimin altına düştükçe Güneş’ten gelen ışınların yüksek enerjili olan en zararlıları Dünya yüzeyine ulaşmaktadır. Bu ışınlar güneş yanıklarına, cilt kanserlerine, gözde katarakt oluşumuna sebep olabilir. Ayrıca insanlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasına sebep olduğundan dünyadaki salgın hastalıklar riskini arttırır. Çevreye zararlı kimyasal kirleticilerin etkilerinin azaltılması konusunda birçok önlem alınabilir.

Bunlardan bazıları:
• Klima, buzdolabı alırken içindeki soğutucu gazların atmosfere zararlı olup olmadığı araştırılmalıdır.
• Mümkün olduğunca doğada çözünebilir ambalajlı olan ürünlerden tüketilmelidir.
• Alışverişlerde doğada çözünebilir market poşetleri kullanılmalıdır.
• Toplu taşımaya önem verilmelidir.
• Çevre kirliliği oluşturmayan kimyasal ürünlerin üretilmesi desteklenmelidir.
• Geri dönüşüm çalışmalarına önem verilmelidir.
• Çevre yasalarının güncellenmesi gerekir. Çevre kirliliğine sebep olan kişi veya kuruluşlara verilen cezalar gözden geçirilmelidir.
• Endüstriyel kuruluşların çevre yasalarına uymaları için çok sıkı bir denetim mekanizması kurulmalıdır.

Kimyasal kirleticilerin çevreye zararlarının azaltılması ve çevre temizliği konusunda farkındalık oluşturmak için iki ayrı performans görevi çalışması bu ünite sonunda verilmiştir. Bu çalışmalar sırasında bilgi toplamak amaçlı bilişim teknolojilerini kullanacaksınız. Yaptığınız literatür çalışmalarında elde ettiğiniz bilgi ve bilgi kaynaklarının geçerliliğini ve güvenilirliğini öğretmenlerinizden destek alarak sorgulayınız. Kimya bir bilimdir. Kimyacı ise bir bilim insanıdır. Kimyacı deneme- yanılma yolu ile çalışmaz. Sistematik ve bilimsel çalışmalar yapar. Bu çalışmalar deneyseldir. Kimyacıların araştırmaları maddenin yapısı ve özellikleri çerçevesinde ilerlemiştir. Evrensel ve varoluşsal düzende iletişimin önemi de vardır.

Kimyacılar, yaptıkları deneylerde teraziyi kullanarak kütle ölçümüne önem vermişlerdir. Ortaya atılan teorilerin yapılan deneyler ile doğrulanması simya çağının kapanıp kimya biliminin başlaması olarak kabul edilir.

Eski çağlarda simya, toplumsal iş bölümü yoluyla gelişmiş olan sanatsal bir üretim şekliydi. Simyacıların yaptıkları çalışmalar bugün bir bilim olarak kabul edilmemektedir. Dolayısıyla simyacıların çoğuna da bilim insanı denilmemektedir. Ancak yapılan araştırmalar sonucunda bugün kimya, tıp, metalürji gibi alanlarda simyacıların etkileri kanıtlanmıştır. Simyacıların kullandıkları maddelerin ve uyguladıkları yöntemlerin birçoğu bugün de kullanılmaktadır. Örneğin su arıtma tesisinde uygulanan işlemlerin çoğu, simyacılar tarafından bilinen yöntemlerdir.

300 yılından 1600 yılına kadar simya çağında soy olmayan metallerden altın yapma amacı tamamen ön planda olmuştur. Simyayı izleyen dönem, iyatro kimya çağıdır. 1700’lü yılların başına kadar uzanan bu dönemde, iyatro kimyacıların amacı, ilaç hazırlamak ve ölümsüzlük iksirini bulmak üzerinedir. Modern kimya Boyle’un yayımladığı “Kuşkucu Kimyager” kitabı ile başlamış ve Priestley (Pristliy), Lavoisier (Lavuaziye), ve Dalton’un (Daltın) çalışmaları ile gelişmesini sürdürmüştür. 1700-1800 yılları arası, filojiston (yanma) kuramı çağı olarak yorumlanır. Bu dönemden nicel kimya çağı olarak da bahsedilir. 19. yüzyıldan günümüze kadar kimya çok büyük bir hızla gelişimini sürdürmüştür. Bu dönemlerde fizikokimya, biyokimya, nükleer kimya, kuantum kimyası gibi akımlar ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bundan sonra da gelişimini sürdürecektir. En kısa tanımı ile kimya, madde bilimidir. Element veya bileşik olarak bulunabilen maddenin yapısını, bileşimini, özelliklerini, element veya bileşiklerin birbirleri ile etkileşimlerini, bu etkileşimler sonucunda oluşan enerji değişimlerini inceleyen bilim dalı kimyadır.

Dört element ve belirli sayıda tanımlanabilen maddeden yola çıkılarak yüzden fazla element, yüz binlerce anorganik bileşik, milyonlarca organik bileşik, bunların özellikleri ve tepkimeleri ile uğraşan kimya bilimi bugün çeşitli alt ana disiplinlere ve alt disiplinlere ayrılmıştır. Örneğin kimyanın alt ana disiplinlerinden birisi olan organik kimya çok geniş kapsamlıdır. Bunun içinde gıda kimyası, petrol kimyası gibi alt disiplinlere bölünmesi kaçınılmazdır. Kimya madde bilimi olduğundan hayatın her alanında karşımıza çıkar. İnşaat mühendisi köprü yapımında, jeolog (Görsel 1.6) bir mineral üzerinde, doktor bir hastalığın tedavisi sürecinde çalışırken kimya bilimini kullanır. Kimya konularının çeşitliliği, çokluğu ve çok farklı bileşik sınıflarının olması, bu bilim dalının zaman içerisinde alt ana disiplinlere (ana bilim dalı) ve alt disiplinlere ayrılmasına sebep olmuştur.

Kimyanın Alt Ana Disiplinleri

1) Biyokimya

Bitki, hayvan ve mikroorganizma yapısındaki bütün canlılarda yer alan kimyasal maddeleri ve canlının yaşamı boyunca sürüp giden kimyasal olayları inceleyen alt ana disiplindir. Biyokimya canlı kimyası olarak da tanımlanır. Biyokimyanın (Görsel 1.7) çalışma alanı öncelikle hücrenin temel bileşenleri olan protein, karbonhidrat, lipit (yağ) gibi organik bileşiklerle; yaşamsal önem taşıyan nükleik asitlerin, vitaminlerin ve hormonların yapısal ve nicel çözümlemesini yapmaktır.

Tıp, eczacılık, biyoloji, ziraat ve veterinerlik alanlarında biyokimya alt ana disiplini kullanılmaktadır. Bu şekilde belirli bir maddenin kimyasal bileşenlerinin niteliğinin ve niceliğinin incelendiği alt ana disiplin, analitik kimyadır. Hacim ölçümleri ile yapılan analitik incelemeye volumetrik analiz, kütle ölçülerek yapılan analitik incelemeye ise gravimetrik analiz denir. Kimyanın bütün alt disiplinlerinde ve diğer bütün bilimsel alanlarda analitik kimyanın ölçme yöntemleri kullanılır. Gıda sanayisinde, ilaç üretimlerinde, çevre, tarım ve kozmetik sanayisinde analitik kimya ölçme yöntem ve teknikleri kullanılır.

3) Organik Kimya

Karbon kimyası olarak bilinen bir alt ana disiplindir. Her organik bileşiğin yapısında kesinlikle karbon elementi vardır. Bu şekilde karbon elementi bulunduran bileşiklerin yapılarını, özelliklerini, birbirleri ile olan tepkimelerini ve bu bileşiklerin elde edilme (sentez) yollarını inceleyen alt ana disiplin organik kimyadır. 19. yüzyılın başlarında kimyacılar, canlı yapısında üretilen bileşiklerin yapay olarak oluşturulamayacağını düşünüyordu. Bu bileşiklerin üretilmesi için “yaşam gücü”ne gereksinim olduğu söyleniyordu. 1828 yılında amonyum siyanat bileşiğinden üre bileşiğinin sentezlenmesi ile bu görüş yıkıldı. Bu buluş ile organik bileşiklerin sentezlenebileceği kanıtlanınca organik bileşikler üzerine yapılan çalışmalar hızlandı.

Organik bir bileşik olan asetilsalisilik asidin (aspirin) söğüt ağacından elde edilirken laboratuvarda sentezlenmesi ile de ilaç sanayisi doğmuştur. Organik kimya ana disiplini de petrokimya (petrol kimyası), gıda kimyası, farmasötik (ilaç kimyası) gibi alt disiplinlere ayrılmıştır.

4) Anorganik Kimya (İnorganik Kimya)

Organik olmayan, yani karbon-hidrojen bağı içermeyen bileşiklerinn özelliklerini ve tepkimelerini inceleyen kimyanın alt ana disiplinidir. Bu alt ana disiplinin genişliği birçok alt disiplinin oluşmasını sağlamıştır. Günlük hayatta ve endüstride kullanılan binlerce anorganik tuzun elde edilmesi ve özelliklerinin araştırılması anorganik kimyanın konusudur. Bu tür bileşikler boya, ilaç, yakıt, tarım, tekstil alanlarında yaygın olarak kullanılır.

5) Fizikokimya

Kimyasal ilkelerin oluşturulduğu ve geliştirildiği bir kimya disiplinidir. Maddenin fiziksel ve kimyasal özelliklerine ait gözlemlerin açıklanması ve yorumlanmasında fizikokimyasal kavramlar kullanılır. Fiziksel yöntemlerin kimyaya uygulanması ile ortaya çıkan fizikokimya alt ana disiplini adından anlaşılacağı gibi fizikle kimya arasında yer almaktadır. Bu dal termodinamik, elektrokimya disiplinlere ayrılmıştır. Polimerler çok sayıda molekülün kimyasal bağlar ile birbirine bağlandığı yüksek molekül ağırlığı olan bileşiklerdir. Selüloz, nişasta ve kauçuk doğal polimer maddelerdir. Polivinil klorür (PVC), polietilen tereftelat (PET) ve politetraflor etilen (PTFE) gibi maddeler ise kimyacıların ürettikleri bazı polimer maddelerdir. Günümüzde hafiflik, dayanıklılık, esneklik, ısı ve elektriksel yalıtkanlıkları sebebi ile birçok alanda polimer maddeler kullanılmaktadır.

Endüstriyel kimya, endüstride ihtiyaç duyulan çeşitli kimyasal maddelerin üretim süreçlerini inceleyen bir kimya alt disiplinidir. Endüstriyel kimyanın amacı ihtiyaç duyulan kimyasal maddeleri ucuz ve çok miktarda elde etmektir. Sabunlar, deterjanlar, boyar maddeler, gübreler, yapay dokuma maddeleri gibi endüstriyel ürünlerin elde edilmesi için sürekli ham maddeler üretirler. Kimyanın uğraş alanlarında ilaç, gübre, petrokimya, arıtım, boya ve tekstil önemli bir yer tutar. 1885’ten sonra farmasötik (ilaç) sanayisi kurulmuş ve taş kömürü ürünlerinden çeşitli ilaçlar elde edilmeye başlanmıştır. Yapay olarak elde edilen ilk ilaç asetilsalisilik asit (aspirin) olmuştur. Bunu kemoterapi, frengi, uyku hastalığı, ateş düşürücü ve bakteri öldürücü çeşitli ilaçların elde edilmesi takip etmiştir. Bugün eczanelerde gördüğümüz binlerce çeşit ilacın, hastalıkların tedavisinde kullanılması ile ortalama insan ömrünün uzadığı ve bunun da kimya biliminin gelişimi sayesinde olduğu kesindir. Kimya sanayisinin gelişimi ile suni gübre, petrokimya ürünleri, boya, sülfürik asit, cila, kozmetik gibi maddelerin aşırı üretilmesi insanlığı çevre sorunları ile yüz yüze bırakmıştır. Aşırı kirlenen suların temizlenmesi için kullanılan yöntemlerin geliştirilmesi ve bazı kimyasalların kullanılması yine kimyacıların yardımı ile olmuştur. Günümüzde hemen hemen her yerleşim biriminin yakınında, bir atık su arıtım tesisi bulunmaktadır.
 
Kimya sanayisinde üretilen boyalar ahşaptan metale birçok malzemeninyüzeyini örtmek, korumak ve güzelleştirmek amacı ile kullanılmaktadır. Ayrıca tekstil sanayisinde kumaşlar için çeşitli boyalar kullanılır. Günümüzde boyalar silinebilen, koku tutmayan, antibakteriyel gibi özelliklerde üretilebilmektedir. Kimya disiplinlerinin bu kadar çok sayıda olması, kimya biliminin öğretilmesi ve kimyanın üretim amaçlı kullanılabilmesi için bu alanla ilgili farklı meslekleri ortaya çıkarmıştır. Kimya mühendisliği, metalürji mühendisliği, eczacılık, kimyagerlik, kimya öğretmenliği kimya alanı ile ilgili mesleklerdendir. Kimya mühendisliği; kimya, fizik, matematik, biyoloji, mikrobiyoloji, biyokimya ve ekonomi bilimlerini kullanarak, ham maddelerin daha kullanışlı ya da değerli bir forma dönüştürüldüğü prosesleri uygulayan mühendislik dalıdır. Kimyager, kimya bilimcidir. Kimyagerler organik kimya, anorganik kimya, analitik kimya, biyokimya ve fizikokimya gibi kimya disiplinlerinde ileri düzeyde eğitim almış kimya bilimcidir. İhtiyaç duyulan bazı maddelerin sentezlenmesinde ve kullanılan yöntemler üzerinde çalışırlar. Kimyagerler kimya mühendisi değildir.

Kimya öğretmeni ise eğitim kurumunun seviyesine göre kişilere kimya eğitimi veren kişidir. Ortaöğretim kurumlarında temel düzeyde kimya eğitimi verilirken üniversitelerin ilgili birimlerinde ise ileri düzeyde kimya eğitimi verilmektedir. Kimya laboratuvarlarında her an bir kaza yaşanabileceğinden herkesin güvenlik kurallarına uyması gerekmektedir. Öğretmenlerin uyarılarına uyulmalıdır. Hiçbir güvenlik kuralının sizin veya arkadaşınızın dikkatsizliği sonucu oluşacak bir kazayı önleyemeyeceği unutulmamalıdır. Temel güvenlik kuralları öğrenildikten sonra yanıcı, zehirli, tahriş edici veya patlayıcı olabilen kimyasal maddeler ile nasıl çalışılacağı da bilinmelidir. Yapılacak bir hata insanın kendisi kadar başkalarına da zarar verebilir. Bu sebeple kimya laboratuvarına adım atıldıktan sonra aşağıdaki kurallara uyulmalı ve herkesin sorumluluğu üstlenilmelidir.

1. Laboratuvar önlüğü ve özel koruma gözlüğü olmadan kimya laboratuvarına girilmemelidir
2. Ellerde açık yara varsa bandajla kapatılmalı ve eldiven sürekli kullanılmalıdır.
3. Laboratuvar çıkışında eller yıkanmalıdır.
4. Cep telefonu kullanılmamalıdır. Uçucu ve yanıcı çözücüler piller yardımı ile alev alabilir.
5. Laboratuvarda müzik dinlenmemeli, herhangi bir yiyecek veya içecek getirilmemeli, asla sakız çiğnenmemelidir.
6. Metal takılar kimyasalların deri ile temas süresini artıracağından takılmamalıdır. Saçlar toplanmış olmalı ve lens takılmamalıdır.
7. Asla şaka yapılmamalı ve başkalarının dikkatini dağıtacak ani hareketlerde bulunulmamalıdır.
8. Laboratuvar malzemeleri su içme gibi deney dışı amaçlı kullanılmamalıdır.
9. Kimyasal maddelerin alındığı şişenin kapağı derhâl üzerine yerleştirilip kapatılmalıdır. Şişeler masa kenarlarına konulmamalıdır
10. Laboratuvara gelmeden önce ilaç alınmamalıdır.
11. Kimyasal maddeler koklanmamalı ve tadına bakılmamalıdır. Çıplak elle dokunulmamalı ve uygun malzemeler ile aktarılmalı ve tartılmalıdır.
12. Madde kaplarından, her bir madde için ayrı spatül veya pipet kullanılarak yeteri kadar madde alınmalıdır.
13. Asitler bulundukları kaplarda genelde derişik çözelti olarak bulunmaktadır. Alınan asit su içerisinde yavaş yavaş bir baget ile karıştırılarak seyreltilmelidir.
14. Uçucu ve yanabilen maddeler açık aleve yakın tutulmamalıdır.
15. Katı ve sıvı hâldeki atılacak maddeler lavabolara dökülmemelidir. Etiketlerle belirlenmiş atık kaplarında biriktirilmelidir.
16. Asit ve zehirli gazlar ile yapılan deneyler çeker ocak içinde gerçekleştirilmelidir.
17. Kullanılmış kaplar temizlenmelidir.
18. Deneyde ısıtma işlemi varsa kesinlikle deney masası terk edilmemelidir.
19. Genelde cam malzemeler ile çalışıldığından kaplara aşırı kuvvet uygulanmamalıdır.
20. Madde kapları üzerindeki etiketler koparılmamalı, değiştirilmemelidir. Etiketsiz malzemeler kullanılmamalıdır.
21. Asit ve bazların bulundukları kaplar birbirinden uzak olmalı ve farklı kaplarda saklanmalıdır. Metal ile reaksiyon verecek maddeler metal dolaplarda saklanmamalıdır.
22. Yangın söndürücülerin yerleri ve nasıl kullanılacakları bilinmelidir.
23. Deney bittiğinde su ve elektrik kaçağı için kontroller yapılmalıdır.
24. Öğretmenin onay vermediği bir deney yapılmamalıdır.
25. Yanık, zehirlenme, yangın gibi durumlarda aranacak tek telefon numarasının 112 olduğu bilinmelidir.
DKC Bir cevap motorudur... Sağ üstteki "Eksik sayfa bildir"butonuna tıklayarak istediğiniz sayfaları bize bildirebilirsiniz.
Paylaş:
📌 EKSİK SAYFA BİLDİR...